Din, toplum içinde insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasını insanlara kazandırır. Bu ortak payda, her insanın Tanrı’nın özenle yarattığı benzersiz bir varlık olması ile kendisini açık eden, insan olmanın bizatihi değer olduğu gerçeğidir. Tanrı, akla destek olsun diye vahiy göndermiştir. Din, insan hayatına anlam kazandıran, insanın olay ve olguları “olduğu hali ile”, varolan gerçekliği ile anlamasını kolaylaştıran, insanın kendini inşa etmesini mümkün kılan bir araçtır. Din, insan için vardır. Din, kaynağını insanın fıtratında bulur. Din, toplumların gelişmişlik düzeyine göre kurumsallaşır. Bu sebepten, insanın olduğu her yerde, mutlaka din de vardır.
Dini anlayan, yaşayan ve kurumsallaştıran insandır. Bu bakımdan, din denildiğinde hem dinin özünü oluşturan temel kurucu ilkeler, hem de bu ilkelerin insanlar tarafından anlaşılma biçimleri akla gelir. Ancak, esas olan kurucu ilkeler olduğu için, dinin özünü bu ilkelerde aramak gerekir. Dinin anlaşılma biçimi, anlayana, anlayanın içinde bulunduğu ortama ve anlaşılması gereken mesaj ile anlamaya çalışan arasındaki samimiyete bağlı olarak gerçekleşir. Bu sebepten, dinin anlaşılma biçimleri hem her bireyin hayatının muhtelif evrelerinde farklı olur, hem de toplumsal boyutta yatay ve dikey farklılıkları beraberinde getirir. Daha açık bir ifade ile, din anlayışı, bireysel ve toplumsal planda bütünüyle beşeri olan bir anlayıştır. Bu anlayışın ne ölçüde doğru olup olmadığı ile ilgili tek belirleyici yine “vahiy”dir. Vahyi anlayanın ise insan olduğu unutulmamalıdır. O zaman, din alanında belirleyici olan “ölçüt”, aklın ve vahyin kesiştiği, daha doğrusu birbirini tamamladığı yerlerde karşımıza çıkan ölçüt olmaktadır.
