Kur’an, Hz. Muhammed’in vahiy alan bir beşer olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu bakımdan Hz. Muhammed’in bir peygamber olarak esas görevi, Allah katından almış olduğu vahyi geldiği şekliyle insanlara ulaştırmak ve onları vahiyle uyarmaktır. Peygamberlerin, Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ulaştırma konusunda yanılmaları mümkün değildir. Hz. Muhammed’in hayatını dikkatle incelediğimizde, onun bir peygamber olmasının yanında, bir aile babası ve toplumsal hayatın sağlıklı yürümesi için çabalayan, gerektiğinde siyasi kararlar da alan bir önder olduğunu da görürüz. Peygamberimizin arkadaşları, onun peygamberlik yönü ile, diğer yönlerini birbirinden ayırmayı çok iyi biliyorlardı. Aslında bu fark, doğrudan Kur’an’dan kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, peygamberlikle ilgili boyutta, Hz. Muhammed’in sadece Allah’an aldığı mesajı tebliğ etmesi ve Allah’a güvenmesi istenmektedir.

Siyasi ve sosyal işlerde ise, Allah, onun insanlara danışmasını, insanların görüşlerini de dikkate alarak karar vermesini ister. Yüce Allah Hz. Muhammed’i “şahit”, “uyarıcı” ve “müjdeci” olarak göndermiştir (33/45). O, “Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil” (33/46) gibidir. Bu durum, doğrudan onun peygamberlik yönüyle ilgilidir.

Nitekim Ahzab suresi, Hz. Peygamber’e yönelik anlamlı bir uyarı ile başlamaktadır: “Ey Peygamber! Allah’a karşı sorumluluğun bilincinde ol, hakikati inkar edenlerin/kafirlerin ve ikiyüzlülerin/münafıkların baskılarına boyun eğme. Şüphesiz Allah her şeyi tam bilendir, hikmet sahibidir. Rabbinden sana ne vahyedilmişse sen yalnızca ona uy. Allah sizin yapıp ettiklerinizden haberdardır”(33/1-2). Sorumluluk bilinci ve sadece Allah’tan gelene uyma, Hz. Peygamber’i, sadece Allah’a güvenme noktasına taşıyacaktır. Nitekim Yüce Allah, Hz. Peygamber’in “yalnızca Allah’a güven”mesini istemektedir (33/3).

Her şeyden önce, Peygamberlik, insanlık tarihinin başlangıcından beri etkin olan bir kurumdur. Hz. Muhammed de, Nuh gibi, İbrahim, Musa ve İsa gibi vahiy yoluyla Allah katından bilgilendirilmiştir. (42/13). Bir başka ifadeyle, Hz. Muhammed’in peygamberliği, daha önceden bilinen peygamberlikten pek farklı değildir. Daha doğrusu Hz. Adem’le başlayan peygamberlik geleneğinin bir devamıdır. Hz. Peygamber’in görevi, bütün insanlığı ilahi hakikati anlamaya çağırmaktır. Bu görev “dosdoğru olmayı” ve “adaletli” davranmayı gerektirir. (42/15). Allah’a inanmayan, “Allah’tan başkasını koruyucu edinen”leri Allah görmekte ve hatta gözetmektedir. Onların bu durumundan Hz. Muhammed sorumlu değildir. (42/6). Hz. Muhammed, gerçeklerden yüz çevirenlerin “bekçisi” de değildir. (42/48). Onun görevi insanları vahiyle uyarmak ve ahiret günü konusunda bilinçli olmaya çağırmaktır. (42/8).

Hz. Muhammed, peygamberlik görevini yerine getirirken insanlardan hiçbir dünyevi karşılık beklememek durumundadır. Bu gerçeğe şöyle dikkat çekilir: “İşte Allah inanıp iyi ve yararlı işler yapan kullarını böyle müjdelemektedir. Ey Peygamber de ki: ‘Ben sizden yaptığım bu işe karşılık herhangi bir ücret istemiyorum. Sizden sadece Allah’a yakınlaşma konusunda aşk derecesinde bir arzu ve çaba içinde olmanızı istiyorum. Kim iyi bir iş yaparsa bu işine karşı ona iyilik, daha fazla güzellikler veririz. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir”. (42/23). Esed bu ayette geçen “illel meveddete fi’l kurba” ifadesine “yol arkadaşlarınızı sevmeniz” şeklinde mana vermektedir. (Esed, 989). Hz. Peygamber’in yaptığı işe karşılık herhangi bir ücret talep etmemesi, din-siyaset, din-devlet ilişkisinin anlaşılması açısından da özel bir önem taşımaktadır. Peygamberlik, Allah tarafından verilen bir görevdir.

Her ne kadar Hz. Peygamber, Medine Dönemi’nde peygamberlik görevinin yanında siyasi liderlik de diyebileceğimiz bir konumda olmuş ise de, bunu peygamberlik görevinin bir parçası olarak değerlendirmek, kanaatimizce doğru değildir. Çünkü, sahabe, onun hangi davranışının din, hangi davranışının normal beşeri bir davranış olduğunu çok iyi biliyor ve zaman zaman “Ey Allah’ın elçisi bu konuda vahiy mi var? “ diye soruyordu. Sahabenin Hz. Peygamber’e, kararlarının vahye dayanıp dayanmadığını sorması, onların Hz. Peygamber’le olan münasebetini anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Şöyle ki, Müslüman insan, aklına yatmayan bir durumla karşı karşıya kaldığı zaman, öncelikle olup biteni doğru anlamaya çalışmak durumundadır. Bu doğrultuda, eğer akla, yaratılışın yasalarına, hayatın gerçeğine uygun olmayan bir durum ortaya çıkarsa, sessiz kalmak, görmezlikten gelmek yerine, doğrudan yana tutum ve tavır belirlemek İslam’ın ruhuna daha uygundur. Nitekim, Sahabe, “Ey Allah’ın elçisi bu konuda vahiy mi var?” şeklinde Hz. Peygamber’e soru yöneltirken, ne yaptığının farkındaydı. Ne Hz. Peygamber, yerli yerinde olan bir sorudan rahatsız olmuştur; ne de sahabe, Hz. Peygamber’i rahatsız etmeyi aklının ucundan geçirmiştir. Bu konuda çok bilinen bir örnek olayı hatırlatmakta fayda vardır.

Bedir Savaşı önce, Mekkeli putperestlerin Medine’ye doğru yola çıktıklarını haber alan Hz. Peygamber, önce davranarak düşman ordusunu karşılamak için Bedir Kuyuları’nın bulunduğu yeri tercih ederek karargah kurulmasını ister. O sırada savaş tecrübesi fazla olan bir kişi Hz. Peygamber’in yanına yaklaşarak, “Ey Allah’ın elçisi, burada karargah kurulması konusunda vahiy mi var?” diye sorar. Hz. Peygamber de bunun kendi düşüncesi olduğunu, vahye dayalı olmadığını söyleyince, o zat, tercih edilen yerin, pek isabetli olmadığını, Bedir Kuyuları’nın düşman tarafında kalmış olacağını, savaşın uzaması halinde susuzluk gibi ciddi bir problemle karşılaşabileceklerini, bunun da mağlubiyete yol açabileceğini anlatır. Bunun üzerine Hz. Peygamber, hemen daha uygun bir yer belirleyerek karargahın oraya kurulmasını ister. Hz. Peygamber’in hayatında, buna benzer pek çok olay vardır.

Bu tür olaylarda dikkat çeken en önemli husus, sahabenin, akıllarına yatmayan herhangi bir konuda Hz. Peygamber’e soru sormaktan çekinmemesi; Hz. Peygamber’in de, kızmadan, öfkelenmeden, o insanları dinleyerek, gerektiğinde kararından vaz geçmiş olmasıdır. Hiç kimse, “Hz. Peygamber söyledi ise bir hikmeti vardır” dememiş; hikmetinden sual etmenin yolunu aramıştır. Bir yerde hikmete benzer bir şey varsa, doğru olan “hikmetinden sual etmek”tir. Hz. Peygamber, doğrudan peygamberlikle ilgili olmayan konularda, arkadaşlarının görüşlerine daima değer vermiş; sorunların çözümünde toplumsal mutabakatı hesaba katmıştır. Hz. Peygamber’in tutum ve tavırları, bize din-siyaset ilişkisini anlama konusunda da çok önemli ipuçları vermektedir. İslam, siyasi meseleleri insanın sorumluğuna bırakmıştır. İslam’ın bir din olarak “egemenlik” iddiası yoktur.

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3