Alevilik-Bektaşilik, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri ve Diyanet

e-Posta Yazdır PDF

Yazı karakter boyutu:

a. Alevilik -Bektaşilik

Türkiye ilginç bir ülke!... Sorunların çözümü, onların içinden çıkılamayacak derecede karmaşık hale getirilmesinde yatıyormuşçasına, sorunları çözecek/çözmek durumunda olan birtakım kurum ve kuruluşlar, önce sorunları görmezlikten geliyor; sonra da çözermiş gibi yaparak işi zamana bırakıyorlar. Kürt sorunu böyle... İrtica sorunu böyle... Başörtüsü sorunu böyle...Avrupa Birliği ile ilgili sorunlar böyle... Akla gelen hangi önemli sorun varsa, çözmek konusunda irade beyan edenlerin bile, sorun çözmek gibi bir niyetlerinin olmadığını, sorunların kalıcı hâle gelmesinden yarar umulduğunu düşünmeden edemiyor insan...

İşte Alevilik-Bektaşilik sorunu da, bu kapsamda giderek çözümsüz hale getirilmek istenen sorunlardan birisi... Sorunun çözümünü zorlaştıran en önemli husus, konu ile ilgili bilimsel araştırmaların yok denilebilecek kadar az olması ve bu alandaki bilgi boşluğunun hem keyfi Alevilik inşalarını, hem de konunun farklı açılardan istismarını kolaylaştırmasıdır. Siyasilerin bu konu ile ilgili olarak söyledikleri her söz, attıkları her adım, sorunu daha da karmaşık hale getirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, esasta bir istihdam kurumu olduğu gerçeğini unutup, etkinlik alanını genişleterek farklı roller üstlenmeye başlayınca, Alevilik konusunda iyi niyetle söylenen birtakım sözler bile, Alevi-Bektaşi kesimi ayağa kaldırmaya yetiyor. Sorunun çözümü, öncelikle, konu ile ilgili bilimsel bilginin üretilmesinde ve bu bilginin etkili yetkili merciler tarafından önemsenmesinde ve değerlendirilmesinde yatmaktadır. Avrupa Birliği konusunda müzakere süreci başlamıştır. İlerleme Raporları’nda Alevilik-Bektaşilik konusunda dikkat çekilen hususlar bile, bilimsel bilginin dışında atılacak her adımın, ileriye yönelik çok ciddi sıkıntılar doğurabileceğini göstermiştir.

 

Alevilik-Bektaşilik Türkiye’nin bir gerçeğidir. Türk toplumunun bir kısmı kendisini “Alevi”, “Bektaşî”, ya da “Alevî-Bektaşî” olarak tanımlamaktadır. Ancak, ne kendilerini “Alevî”, “Bektaşî”, ya da “Alevî-Bektaşi” diye tanımlayanlar, ne de bu konuda konuşanlar, sağlıklı bir bilgi birikimine ve bilimsel verilere dayanarak hareket etmektedirler. Örneğin, Alevilerin sayısı hakkında 6,5 milyonla 30 milyon arasında farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. Bu durum, Alevî-Sünnî sürtüşmesi şeklinde kendini gösteren veya öyle gösterilmek istenen gerginliğin ivme kazanmasına yol açmakta; siyasîlerin, bu gerilimden çıkar sağlayan istismarcıların işlerini büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Din istismarının bir boyutu da, “Alevilik-Bektaşilik”le ilgili söylem biçimlerinde ortaya çıkmaktadır. Alevilik-Bektaşilik konusunda doğru bilgi ve sağlam belgelerle halkın aydınlatılması, bilinçli olarak oluşturulmak istenilen Alevî-Sünnî geriliminin kaynaklarının kurutulması anlamına geleceği gibi; bu bilgi boşluğundan yararlanarak çıkarları doğrultusunda bir Alevilik-Bektaşilik inşa etmek isteyen birtakım istismarcıların çanına ot tıkayacaktır. Bütün sorunlarda olduğu gibi, bu konuda da bize yol gösterecek olan bilimdir.

Alevîlik-Bektaşilik konusundaki bilgi boşluğu, aynı zamanda ciddi bir kavram kargaşasına yol açmaktadır. Şiî, Ca’ferî, Nusayrî, Rafizî, Kızılbaş, Çepni, Tahtacı, Alevi ve Bektaşî kavramları genellikle birbirine karıştırılmaktadır. Bu durum, sağlıklı düşünmeyi zorlaştırmakta ve konunun doğru anlaşılmasını engellemektedir. Ayrıca, milli birlik ve beraberliğimiz de bu durumdan yara almaktadır.

Alevilik, kelime olarak Hz. Ali’nın soyundan gelmek, onun soyuna mensup olmak anlamına gelmektedir. Hz. Ali’nin çocukları Hasan’ın soyundan olanlara Şerif, Hüseyin’in soyundan olanlara da Seyyid denmektedir. Alevi kelimesinin bu kök anlamı, tarihsel akış içerisinde farklılaşarak genişlemiştir. Mesela, öz be öz Türk olan Alevi Dedeleri’nin “Seyyid”liği meselesi, ilginç bir araştırma konusu olarak önümüzde durmaktadır. Soy bakımından Hz. Ali ile hiç alakası olmayan, ancak, silsilesi Hz. Ali kanalıyla Hz. Peygamber’e ulaşan tarikatlara da “Alevi” sıfatı verilmiştir. Tarihte, özellikle Zeydilerin gerçekleştirdikleri birtakım isyanlardan “Alevi isyanları” diye söz edilmektedir. Alevi, Hz. Ali’nin taraftarı olmak anlamına da gelmektedir. Ali taraftarlığının tarihteki sosyolojik karşılığı “Şiatu Ali”, ya da “Şia” olmuştur. Şia, hicri ikinci asırdan itibaren bir şemsiye kavram hâline gelmiş; bünyesinde pek çok fırkayı barındırmıştır. Ancak, bütün bu kullanılış biçimlerinin, konumuz olan Alevilik-Bektaşilik’le doğrudan herhangi bir ilgisinin olmadığını hemen belirtmekte fayda vardır.

Türk tarihinde Alevilik, ya da yaygın kullanılışı ile Alevilik-Bektaşilik, 19. asrın sonlarından itibaren, Türkiye’de yaşayan Kızılbaş, Bektaşi, Tahtacı, Çepni, Sıraç vb. zümreleri ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Maalesef, bu kavramın şemsiye kavram hâline geliş sürecinde ve daha sonrasında, bilerek, ya da bilmeyerek bu grupların Sünni olmadıkları hususuna ciddi olarak vurgu yapılmıştır. Ancak, Sünni olmadığını söylemenin, “ne olduğunu söylemek” anlamına gelmediği çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Sonuçta, Alevilik-Bektaşilik, bir anlamda Sünnilik karşıtlığı olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bu durum, Türklük ve Müslümanlık ortak paydasından rahatsız olan bazı kimselerin işini kolaylaştırmıştır. İşte, Alevilik-Bektaşilik konusunda kafa karışıklığının en önemli sebeplerinden birisi de budur.

Mevcut yaygın kullanılışı ile “Alevilik-Bektaşilik” meselesinin tarihsel arkaplanı ve kavramsal boyutu bilimsel açıdan henüz aydınlatılmış değildir. Bu durum, hem anakronizme, hem de ciddi kafa karışıklığına yol açmaktadır. Türk toplumunun sağlıklı bir tarih, bilgi ve bilincinden yoksun olduğu hesaba katılacak olursa, sorunun niçin gittikçe daha karmaşık hale geldiği/getirildiği kolayca anlaşılabilir. Çünkü, sağlıklı tarih, bilgi ve bilincinden yoksun olan toplumlar, ya geçmişi kutsallaştırarak onun bütün olumsuzluklarını geleceğe taşımak zorunda kalırlar -insanların kalıbı bugünde, kalbi ve beyni geçmişte kalmış olur-; ya da geçmişi yadsıyarak bir iş yaptıklarını zannederler. Her iki hâlde de, birey ve toplumların geleceğinin belirlenmesinde, geçmişin olumsuzlukları en önemli etkenlerden birisi olur. Alevilik-Bektaşilik konusundaki bilimsel bilgi eksikliği, Alevilik-Bektaşiliğin ne olduğu konusundaki belirsizliklerin ana kaynağıdır. Kendisini Alevi-Bektaşi olarak tanımlayanlar bile, Aleviliğin tarihsel arkaplanı bir yana, Aleviliğin, Alevilik-Bektaşiliğin mezhep mi, meşrep mi, tarikat mı olduğu konusunda çok da net olamamaktadırlar. Aleviliğin İslam için mi, yoksa İslam dışı mı olduğu şeklindeki tartışmaların da tamamen ya art niyetten, ya da bilgisizlikten kaynaklandığını görebilmek için illa da bilim adamı olmak gerekmez. Aleviliğin mevcut halde kendisini bütünüyle Sünnilik karşıtlığını merkeze olarak tanımlamaya ve konumlandırmaya çalışması ise aklın kabullenebileceği bir şey değildir. Bu konudaki tartışmaları makul uzlaşı zemininin ötesine taşıyan önemli bazı bilgi hatalarına dikkat çekmekte fayda vardır:

*Mezhep ve tarikatlar, Hz. Muhammed’in vefatından çok sonraları, din anlayışındaki farklılıkların kurumlaşması sonucu ortaya çıkmış olan beşeri oluşumlardır. Hz.Muhammed’in sağlığında herhangi bir mezhep ya da tarikat mevcut değildir.

*Kerbela olayı, hiç kuşkusuz insanlık tarihinin şahit olduğu en talihsiz olaylardan birisidir. Ancak, bu olay olduğu zaman Türkler henüz Müslüman olmamışlardı. Hz. Hüseyin’i Kufe’ye çağıranlar, Kufeli Araplardır. Kerbela’da onu hunharca şehit edenler Kufeli Araplardır. Onun öldürülmesine seyirci kalanlar Kufeli Araplardır. Onun şehit edilmesinden dolayı pişmanlık duyarak Tevvabun hareketini gerçekleştirenler de Kufeli Araplardır. O zaman diliminde, henüz Şiilik de, Sünnilik de mevcut değildir. Hz. Hüseyin’i şehit edenler Sünni olmadığı gibi, Muaviye de, Yezit de Sünni değildir... Özde Arapların bir iç sorunu olan Kerbela olayının Araplardan çok, Arap olmayan Müslümanların gündemlerini asırlardır niçin bu kadar meşgul ettiği, doğrusu araştırılması gereken bir konudur.

*Türklerdeki Ehl-i Beyt sevgisi, sadece Alevilik-Bektaşiliğe özgü olmayıp, doğrudan Türklerin İslam’la tanışmaları ile ilgili olup, iliklerimize kadar işlemiş bir sevgidir.

*Alevilk, Şiilik olmadığı gibi, Şia’nın bir alt kolu da değildir. İran ve Azerbeycan, 16. Asırda bir Türk devleti olan Safeviler zamanında, zorla şiileştirilmiştir. Safevi devletini kuranlar, çoğunlukla Anadolu’dan giden Türk boylarıdır; o zamanki ifadeyle Kızılbaş Türklerdir. O zamanlar bir övgü vesile olan Kızılbaşlık, Türk olmak ve Erdebil Tekkesi’ne bağlı olmak anlamına gelmektedir.. Safevi devletinin arkaplanında Pir-i Türk veya Pir-i Türkmen diye anılan Şeyh Safiyyüddin tarafından kurulan Erdebil tekkesi yatar. Osmanlı’nın Doğu sınırı 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı sonucunda belirlendiği için, Osmanlı topraklarındaki Türkler Kızılbaş olarak kalırken, Safevi devletinin sınırları içerisinde yaşayanlar önce şiileştirilirler ve daha sonra da devlet çarkının dışına itilirler.

*Alevilik-Bektaşilik, Sünnilik karşıtlığı değildir. Alevilik-Bektaşiliği, bilmeden veya art niyetle Sünnilik karşıtlığı temeli üzerine oturtmaya çalışmak, hem tarihsel hakikatlerle, hem de Alevilik-Bektaşilik gerçeği ile örtüşmez. Böylesi bir yaklaşım biçimi, kendisini Müslüman hisseden bütün insanlara Müslüman olma imkanını sağlayan İslami kök değerler ortak paydasını kaybettirir. Belki de, Alevilik-Bektaşiliğin özündeki İslami kök değerleri yadsımak arzusu, yeni Alevilik inşalarında bilinçli olarak Sünnilik karşıtlığını merkeze almaya çalışmaktadır. Durum böyle olunca, Sünnilikte var olan herhangi bir ögenin, Alevilikte olmaması gerektiği gibi sakat bir anlayış ortaya çıkar ki, kanaatimizce yapılmak istenen de muhtemelen bu olmalıdır.

*Alevilik-Bektaşilik, Türk Tarihi’nin ve Türk Kültürü’nün genel bütünlüğünden bağımsız değildir; yeni Alevilik-Bektaşilik inşa faaliyetlerinde en dikkat çekici yönlerden birisi, bu bütünlüğün bilinçli olarak görmezlikten gelinmeye çalışılmasıdır.

*Alevilik/Kızılbaşlık ve Bektaşilik aynı şey değildir. Alevilik konusunda yapılan araştırmalar, bugün kendilerini Alevi diye tanımlayan kimselerin önemli bir kısmının kendisini Bektaşi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bazı insanlar kendilerini Kızılbaş olarak nitelerler. Kızılbaşlık, kökü, Sünni iken zamanla Şii-Batinî bir hüviyete bürünen Erdebil Tekkesine dayanan, kendini tarikat formunda ifade eden, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki iktidar mücadelesi sürecinde belirgin hale gelen bir farklılaşma biçimidir. Daha açık bir ifadeyle, Alevilik kavramı kullanılmaya başlanmadan önce, şimdilerde kendilerini Alevi diye isimlendiren kimselerin geçmişte yer aldıkları ana sosyal gruplar, ya Kızılbaşlık, ya da Bektaşiliktir. “Alevilik-Bektaşilik”te, ana damarın Kızılbaşlık olduğu, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindeki isimlendirmeden de açıkça anlaşılabilmektedir. “Alevilik-Bektaşilik” şeklindeki isimlendirme, biraz da şartların zorlaması ile birbirine benzeyen, ancak, birbirinin aynısı da olmayan iki farklı sosyolojik oluşumun birlikte mütalaa edilmesi arzusu doğrultusunda ortaya çıkmıştır. “Alevi olunmaz; Alevi doğulur” şeklindeki ifadeler, her Bektaşi’nin bugünkü adıyla Alevi, tarihteki ismiyle Kızılbaş olarak kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Bütün bu gerçeklere rağmen, nasıl isimlendirirsek isimlendirelim, Kızılbaşlığın da, Bektaşiliğin de, gerek köken, gerekse tarihsel gelişim ve müntesiplerinin kimliği açısından birer Türk tarikatı olduğu her türlü tartışmanın ötesindedir. Şeyh Safiyyüddin’in adı etrafında şekillenen Erdebil Tekkesi de, Hacı Bektaş Veli kültüne dayanan Bektaşilik de, Müslüman Türklerin meydana getirdikleri sufi oluşumlardır.

Mevcut Aleviliğin kendini ifade biçimi de açıkça tarikat formundadır; kullanılan temel kavramların hemen tamamı tasavvufi içerik taşımaktadır. Cem, musahiplik, görgü ve düşkünlük erkanları; dört kapı kırk makam gibi kavramlar, sadece Bektaşilikte değil; pek çok Sünni bilinen tarikatta var olan kavramlardır. Mevleviler’in “sema”sı ile “semah” arasındaki benzerlik ilk bakışta göze çarpmaktadır. Ayrıca, Mevlevilikteki pek çok ögenin, biraz farklılaşarak da olsa, Bektaşilikte ve bugünkü kullanılan biçimi ile “Alevilik-Bektaşilik”te mevcut olması, Mevlevilikle Alevilik-Bektaşilik arasındaki ilişkinin ipuçlarını vermektedir. Aynı şekilde, Ahilik ile Alevilik-Bektaşilik arasında da ciddi benzerlikler ve paralellikler vardır. Alevilikteki “düşkün ilan etme”nin Ahilikteki adı “ocaktan atılma”dır. “Pabucunun dama atılması” deyimi de dikkat çekicidir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bir şemsiye kavram olarak “Alevilik”, “Alevilik-Bektaşilik”, “Anadolu Aleviliği” , gerek tarihsel arkaplan, gerek oluşum şekli (form), gerekse sosyo-kültürel farklılıkları belirlemek için kullanılan ana kavramlar yönünden bir “sufi oluşum” niteliği taşımaktadır. Tarikat adının kullanılmak istenmemesini, 1925 yılında Tekke ve Zaviyeler’in kapatıldığı, tarikat faaliyetlerin yasaklandığı gerçeğini hesaba katarak anlayışla karşılamak gerekmektedir. Bazı yörelerde tarikat niteliklerinin gittikçe kaybolmaya başlaması, Aleviliğin mezhep olması anlamına gelmemektedir. İşin gerçeği, Aleviliğin mezhep mi, tarikat mı, “yaşam biçimi”mi, kültür mü olduğu konusunda, Alevilerin kafası da fazlasıyla karışıktır.

Biraz dikkat edecek olursak, daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, başımızı ağrıtan sorunların önemli bir kısmının, doğru ve sağlam bilgi eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu hemen fark edebiliriz. Alevilik olgusu hakkındaki bilgi boşluğu, -Alevi olsun olmasın-, gerçekleri görebilen, aklı başında her insanın açıkça dile getirdiği bir husustur. Alevilik hakkında yüzlerce kitap neşredilmiş olmasına rağmen, bunların büyük çoğunluğunun bilimsel nitelikten yoksun olduğunu görebilmek için, kitapların sayfalarına şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kitapların ve yazılıp çizilenlerin önemli bir kısmı, bilgi boşluğundan ve kaostan yararlanmak isteyen bazı kimselerin, kendi ideolojileri ve çıkarları doğrultusunda, yeni Alevilik inşaları peşinde koştuklarını düşündürmektedir. Konu hakkındaki bilimsel bilgi eksikliği, Alevilik-Bektaşiliğin bölgeden bölgeye farklılık arzetmesi, bilinçli yönlendirme çabaları, yeni inşa faaliyetlerini kolaylaştıran hususların başında gelmektedir.

Rahmetli Baki Öz, tarihsel hakikatler bir tarafa bırakılarak gerçekleştirilmek istenen yeni Alevilik inşa faaliyetlerini, bu doğrultuda konuşan, yazıp çizenlerin duruşlarını, Alevilik Nedir? (İst. 1996) isimli kitabında detaylı olarak araştırmış ve ortaya koymuştur. Bu tür inşa faaliyetlerinin üzerine oturtulduğu iddiaları kabaca üç ana grupta toplamak mümkündür. Birincisi, Alevilik-Bektaşiliğin, İslam dini ile ilgisinin olmadığı, güncel tartışılan şekliyle “Aleviliğin İslam dışı olduğu” şeklindeki iddialar. İkincisi, Aleviliğin aslının Şiilik olduğu şeklindeki iddialar. (Bu hususla ilgili ilginç bir kitap Teoman Şahin tarafından kaleme alınmıştır. “Alevilere Söylenen Yalanlar-Bektaşilik Soruşturması 1, Ankara 1995). Üçüncüsü, Alevilikle Sünnilik arasında hiçbir bir fark olmadığı, her ikisinde de Hz. Ali’nin ciddi olarak sevildiği şeklindeki iddialar. Aslında sayısı oldukça fazla olan bu tür iddiaların bilimsel temellerinin olmadığı ortadadır. Biz, önemine binaen, sadece “Aleviliğin İslam dışı” olduğu şeklindeki iddiaların arkaplanına birazcık eğilmek istiyoruz.

“Aleviliğin İslam dışı” olduğu şeklindeki iddiaları ilk defa dile getirenlerin, başta Hasluck olmak üzere, bazı Batılı araştırıcılar olduğunu hemen belirtmekte fayda vardır. Daha sonra bu tür görüş beyan edenlerin sayısı artmaya başlamıştır. Bazı araştırmacılar, açıkça, “Aleviliğin başlı başına bir din” olduğunu şöyle ifade etmektedirler: “Karşılaştırmalardan görüleceği üzere Alevilik, Müslümanlık değildir. Olması da mümkün değildir. Müslümanlığın bir mezhebi ya da kolu olsaydı, çoktan Müslümanlığın içerisinde eriyip gitmiş olacaktı. Alevilik, kendine has özellikleriyle, kendi başına bir inanç sistemidir. Başlı başına bir dindir”. (Şelva Dersim, Alevilik, Pir Dergisi, Yıl 1, Sayı 1 Aralık 1994, s.8). Bu görüş, Esat Korkmaz tarafından hazırlanan Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nca yayınlanmış olan “Alevilik Eğitim Ders Notları” isimli kitabın önsözünde açıkça “Anadolu Aleviliği felsefi bir dindir.” şeklinde ifadesini bulmaktadır. (Esat Korkmak, Alevilik Eğitim Ders Notları, 1).

Bu tür marjinal çıkışlara en iyi cevap, yine Alevi kesimin içinden gelmektedir. Cemal Şener’in şu ifadeleri oldukça önemli tespitleri içermektedir: “Şimdi Alevilik İslam’ın dışındadır diyenlerin aslında Aleviliğin inanç yönüyle hal ve alakaları yoktur. Alevi anne babadan doğmuş olabilirler ama Alevi değiller. Çünkü Aleviyim demek ‘Ben Allah’a, Muhammed’e ve Ali’ye inanıyorum. Kur’an-ı Kerim’in kutsal kitap olduğunu kabul ediyorum’ demektir. ‘Ben Aleviyim’ demenin müeyyidesi budur”. Şener’e göre bu tür iddiaların temelinde ya İslamiyetin yanlış yorumları karşısında ‘İslamiyet buysa ben İslam değilim” gibi bir tepki yatmaktadır; ya da ‘Biz Aleviliği dinden ne kadar uzaklaştırırsak, dinsiz hale getirirsek o kadar sosyalistleştiririz’ şeklindeki arayışlar yer almaktadır. (Cemal Şener, “Tasavvufi Geleneği Alevilik Yeniden Üretemedi” (Söyleşi) 2023 Dergisi, 15 Aralık 2004, sayı 44, s 35). Bu konu ile ilgili olarak Reha Çamuroğlu da şu tespitlerde bulunmaktadır: “Alevilik İslam dışıdır şeklindeki ifadelerin ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Onun için bu tartışmaya girmem. Alevilik İslam dışıdır, ya da Alevilik azınlıktır gibi yaklaşımların Düvel-i Muazzama nezdinde destek bulan mahfiller oluşturduğunu görüyoruz. Böyle bir açıklamanın Avrupa’daki çeşitli Alevi örgütlerinden çıkmış olması bir tesadüf değildir. Bakın geçmişte İngiliz ve Alman istihbarat teşkilatları Anadolu’da cirit atarken bir tez ortaya attılar: Kayıp Hristiyanlar. Kayıp Hristiyanlar olduğunu ve bunların da Aleviler olduğu şeklinde bir düşünce ileri sürdüler... Bu tezleri desteklemek için Alevi zümrelerin içinde de bol bol altın kullandılar...” (Reha Çamuroğlu, “Düvel-i Muazzama’nın Aleviliğe Özel İlgisi Devam Ediyor (Söyleşi), 2023 Dergisi, 15 Aralık 2004, sayı 44, s.9).

Bu ve benzeri tespitler, Alevilik konusundaki bilgi boşluğunun doğurduğu vehameti anlamak için yeterlidir. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak isteyenlerin” ne kadar da çok olduğu düşünülmesi gerekli olan bir husustur. Henüz Alevilik olgusunun hangi zeminde tartışılacağı bile açıklık kazanmış değildir. Bilgi boşluğu, tahmin edildiğinden çok daha fazla, çok daha ileri seviyededir. Oysa doğru bilgi olmadan fikir üretmek, çözüm üretmek mümkün değildir.

Alevilik olgusu hakkında gerekli olan bilimsel bilgi, öncelikle Aleviliğin mevcut durumunun tespitine ve doğuş sürecinin aydınlatılmasına yönelik olmalıdır. Ayrıca, Alevilikle ilgili ana kavramların, Alevilik olgusunun tarihî seyrine paralel olarak kazandığı ve yitirdiği içerikler de dikkate alınarak, bilimsel yöntemlerle ve doğru olarak tespit edilmesine ihtiyaç vardır. Doğru bilgi, sağlıklı bir tartışma zemininde, yapıcı ve doğruyu arayan, iyi niyetli insanlar sayesinde, sorunların kalıcı bir biçimde çözümlenmesini sağlayabilir. Doğru, hoşumuza gitmese de, işimize gelmese de doğrudur. Doğruları gizleyerek, gerçeklerden kaçarak bir yere varmak imkansızdır.

Alevilik, temelde inançla ilgili bir farklılaşmadan çok, sosyo-kültürel ve politik bir farklılaşmadır. Aleviliğin kendisini daha çok tarikat formunda ortaya koyması, farklılaşmanın niçin inançla ilgili olmadığını biraz izah etmektedir. Bir tarikatın içinde, farklı mezheplere mensup insanlar olabilir. Tasavvuf, çoğu zaman, mezhep farklılıklarını içinde eritebilen bir yapıya sahiptir.

Alevilik olgusunun bugünkü durumu ile ilgili, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan tarafından gerçekleştirilen, “Alevi-Bektaşî Kimliği” isimli, “sosyo-antropolojik” bir araştırmanın değerlendirme kısmında şu tespitlere yer verilmektedir: “Alevi-sünni teolojisini temsil eden yetkililerin bir araya gelerek ilmî bir seminer veya toplantıda tartışmaları gerekmektedir. Çünkü, hemen her Alevi Ocakzâdeleri; Allah, Kur’ân ve Peygamber üçlüsünde birleştiklerini bize kesinkes açıklamışlardır. Bu nedenle İslâm’ın özünde, Alevî-Sünnî açısından bir sapma düşünülemez. Her Alevi Allah’a, Peygamber’e ve Kur’ân’a bağlı oldukları hususunda kararlıdırlar... Bu üç unsur, Alevî-Sünnî bütünleşmesinde temel taşı teşkil edebilir”. ( O. Türkdoğan, Alevi-Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları, İst.1995, s.535; ayr. bkz. Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına Göre Alevilik,s.20; Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s.147 vd.; E.Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik,277 vd.).

Bu tespitlerin anlam ve önemini ortaya koyabilmek için, önce, bu araştırmanın nasıl yapıldığına bakmak gerekmektedir. Orhan Türkdoğan, 1993-1995 yılları arasında, Türkiye genelinde Alevî-Bektaşî nüfusun yoğun olduğu 15 il ve bu illere bağlı 45 ocak üzerinde, Antropoloji’nin en yeni yöntemlerini kullanarak bir saha araştırması yapmıştır. Esas olarak, kendilerini Alevî-Bektaşî diye tanıtan kimselerin Alevîlik-Bektaşiliğe bakışları ortaya konulmak istenmiştir. İşte, yukarıdaki tespitler, bu araştırmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Orhan Türkdoğan’ın ortaya koyduğu bulgular, daha sonra yapılan konu ile ilgili bazı araştırmalar tarafından da önemli ölçüde doğrulanmıştır. (Bkz. Fazlı Arabacı, Alevilik ve Sünniliğin Sosyolojik Boyutları, Samsun 2000; Harun Yıldız, Anadolu Aleviliği, Ank. 2004; Ramazan Uçar, “Alevi Bektaşi Geleneği Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma (Abdal Musa Tekkesi Örneği)”, basılmamış doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2003).

Bu tespitlerden yola çıkarak, kendilerinin Alevî-Bektaşî olduğunu söyleyen kimseler arasında, İslâm’ın özüyle bağdaşmayan birtakım görüşlerin, düşüncelerin olmadığını iddia etmek elbette mümkün değildir. Nitekim, araştırıcı da bunun farkındadır: “Bu gelenekli Aleviliğin iç yapısında; tarihî gerçeklere uymayan, İslâmî kültür kodlarıyla anlaşamayan bir takım bâtıl görüşler ve hurafeler de vardır”. (Türkdoğan, aynı eser, 535). Bu tespitin, sadece Alevilik için değil, Sünnî anlayış biçimi için de geçerli olduğunu söylemek için fazla delile ihtiyaç yoktur. Din geleneklerle bütünleşip, gelenek din gibi algılanmaya başlanınca, hurafe ve batıl inançların yeşermesi için uygun bir zemin ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, Alevî, Sünnî, Şiî, Haricî olmak fazla bir şey değiştirmemektedir. İşin ilginç yanı, Kur’ân, “Ataların dinî zihniyeti” adı altında, atadan, dededen kalma anlayış biçimlerinin, genel anlamda “geleneğin” dinleştirilmesini şiddetle eleştirmektedir. Müslümanlar, Kur’ân’ın açık uyarılarına rağmen, bugün Kur’ân’ın bu sert eleştirisinin muhatabı durumundadırlar.

Alevî olduğunu söyleyen insanlarımız, açıkça Allah’a, Hz.Muhammed’in Peygamberliğine ve Kur’ân’a inandıklarını söylemektedirler. Bu, Alevilik olgusunun tartışılacağı zemin açısından oldukça önemlidir. Kendisini İslâm’ın dışında gören, açıkça Müslüman olmadığını söyleyen bireyler, elbette olacaktır. Hatta, bunların Alevî ya da Sünnî olmaları da gerekmez. Ancak, Aleviliği İslâm dışı görmek, ya da göstermeye çalışmak, hem mevcut realite ile bağdaşmaz; hem de, akla ve bilimsel anlayışa uygun değildir. Aleviliğin mevcut durumu ile ilgili tespitler, bu sonucu doğurmaktadır. (Krş. İlyas Üzüm, Günümüz Aleviliği, 67 vd.). Ne var ki, Türkiye’nin toplumsal barışı sağlamasından, birlik-beraberlik içinde yeni uygarlıklara kanat açmasından rahatsız olan, çıkarlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan bazı bireyler ile birtakım kurum ve kuruluşlar, konunun kanayan bir yara olarak kalmasından medet ummaktadırlar.

Değişim süreci, kendilerini Alevi olarak gören insanlarımızı, İslâm dini konusunda netleşmeye doğru çekmektedir. İşin gerçeği, geniş bir yelpazede ortaya çıkan spekülasyonları önleyebilmenin başka yolu da yoktur. Kötü niyetli insanlara meydan vermemek için, öncelikle o insanlara malzeme sağlayan kapıların kapatılması gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz koşullar, bizlere, İslâm’ı anlama ve iyi Müslüman olabilme hususunda, yeni fırsatlar hazırlamıştır. Her insanın, doğrudan Kur’ân’dan hareketle kendi din anlayışını kurma imkanı vardır. Müslümanların geçmişte İslâm’ı anlayış biçimlerinden hiçbirisinin İslâm dini ile özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İletişim imkanları, bizlere, hem geçmişi iyi anlama imkanı sağlamakta, hem de gelecek için sağlıklı arayışları mümkün kılmaktadır. Bizden önceki nesillerin bilgi birikiminden, tecrübesinden yararlanmanın yollarını bulabilirsek, onların düştükleri hatalara düşmeyiz; onların yanlışlarını tekrarlamaktan kurtulmuş oluruz. Bunun için de, adı ne olursa olsun, dini anlayış biçimlerinin insan ürünü olduğunu unutmamak gerekmektedir.

İnsanlığın, büyük ölçüde bilgi akışındaki yoğunluğa ve hıza bağlı olarak içine sürüklendiği küreselleşme, bir yandan demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel değerleri ön plana çıkartırken, diğer taraftan da alt kültür gruplarını uyararak, yerel değerleri tetiklemektedir. Buna bağlı olarak Alevilik-Bektaşilik konusunda da, daha önceleri dikkat çekmeyen yeni sorunlar ortaya çıkmış bulunmaktadır. Avrupa Birliği ile ilgili tartışmalar, bir Avrupa İslam’ı tartışmasını başlatmıştır. Aynı zamanda, “azınlık” kavramı da, Lozan’da çizilen çerçeve zorlanarak yeniden tanımlanmak istenmekte, Alevilik-Bektaşilik bu bağlamda ele alınmaya çalışılmaktadır. Bu doğrultuda, özellikle Almanya’da yaşayan Alevi-Bektaşi gruplar arasında Alevilik-Bektaşilik’ten yeni bir “din” gibi söz edilmeye başlanması dikkat çekicidir.

Özellikle Almanya eksenli tartışmalarda, Alevi-Bektaşi çocuklara Alevi-Bektaşilik doğrultusunda din dersleri verilmesi gerektiği şeklindeki iddiaların birden bire yaygınlaştığını görmekteyiz. İşin ilginç yanı, hem Türkiye’de, hem de Almanya ve Fransa’da, Alevi-Bektaşi Din Kültürü Ahlak Bilgisi kitapları hazırlanmıştır.

b. Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri ve Alevilik-Bektaşilik

T.C. Anayasası’nın “Din ve Vicdan Özgürlüğü” ile ilgili olan 24. maddesinde şöyle denmektedir: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

“Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin denetim ve gözetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz”.

Anayasanın 24. maddesi uyarınca zorunlu hale gelen Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri, 1982 yılında itibaren ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulmaktadır.

Türkiye, halkının yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu bir ülkedir. Bu Müslümanlık, ağırlıklı olarak Sünni anlayış çerçevesinde şekillenmiştir. Ancak, Kars, Iğdır yörelerinde yaşayan vatandaşlarımızın bir kısmı Şiî anlayışı paylaşmaktadır. Türk halkının yaklaşık yüzde on kadarı da, kendilerini Alevî-Bektaşî olarak tanımlamaktadırlar. Hatay, İskenderun civarında Nusayrilik doğrultusunda bir inanç taşıyan vatandaşlarımız mevcuttur. Ayrıca, Türkiye’de ağırlıklı Sünni Anlayış Hanefi-Maturidi çizgide olmasına rağmen, Şafii-Eş’ari çizgide mezhep anlayışına sahip pek çok insan vardır. Öte yandan, Tekke ve Zaviyeler 1925’te kapatılmış olmasına rağmen, Türkiye’de pek çok tarikatın (Nakşî, Kadirî, Mevlevî, Rıfaî...) fiilen mevcut olduğu bilinmektedir.

Türkiye’de yaygın din anlayışı, ağırlıklı olarak sözlü kültüre dayalı olarak şekillenmiştir. İnsanlar, din anlayışlarını, duydukları bilgiler üzerine kurmaktadırlar. Şifahi kültürle oluşan anlayış biçiminde bilginin kaynakları bilinmediği için, eleştirel düşüncenin gelişmesi, oldukça yavaş olmaktadır. Ayrıca, Nurculuk, Süleymancılık gibi dini cemaatlerde ve bazı tarikat gruplarında, liderlerin kitaplarına dayalı olarak oluşan bir anlayışın mevcut olduğu gözlenmektedir. Ancak, bu tür oluşumlarda merkezde “kitap” olmasına rağmen, din anlayışı yine şifahi kültüre dayalı olarak oluşmaktadır. Çünkü, bu anlayış biçiminde “kitap” kutsallık zırhına bürünerek “kolay anlaşılır olma” vasfını yitirmekte; bilenlerin açıklamalarından sonra anlaşılabileceğine inanılmaktadır. Bu doğrultuda kendilerini “Sünni” olarak tanımlayan vatandaşlarımızın “Sünnîlik”in ne olduğunu tam manasıyla bildikleri söylenemeyeceği gibi, kendilerini Alevi-Bektaşi diye tanımlayan vatandaşlarımızın da Alevilik-Bektaşiliği bildikleri pek söylenemez. Halkın din anlayışı, -Alevisiyle, Sünnisiyle- gelenekler tarafından, geleneğin içinde, sözlü kültürle oluşmaktadır. İşin gerçeği, dini açıdan Anadolu’daki Alevi köylerle, Sünni köyler arasında çok ciddi farklılıkların olduğunu söyleyebilmek de pek mümkün değildir.

Din Kültürü Ahlâk Bilgisi Dersleri, mevcut programları çerçevesinde, mezheplerüstü-cemaatlerüstü bir yaklaşımla, kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanlarımızın din anlayışlarının ortak paydasını bilgi düzeyinde öğretmeyi amaçlamaktadır. Bu ortak payda, İslam’ın Kur’an’daki evrensel kök değerlerinden oluşur. Bu ortak payda, aynı zamanda, bütün insanlığın ihtiyaç duyduğu bir arada yaşama kültürünün altyapısını oluşturacak evrensel ahlak ilkelerinin kurulmasına ve etkin olmasına imkan sağlayacak bir ortak paydadır.

Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nin zorunlu hale gelmesiyle birlikte, bu derslerin içeriğinden çok, zorunluluğu tartışma konusu yapılmıştır. Zorunluluğun Laiklikle bağdaşmadığı şeklinde tezler ileri sürülmüştür. Oysa, dünyanın hemen her yerinde, her devlet, vatandaşlarını bir şekilde din konusunda bilgilendirmektedir. (Bu konu ile ilgili olarak bkz. Türkiye’de ve Dünyada Din Eğitimi Uluslar arası Sempozyumu, Ankara 1997). Türkiye’deki sorun, “devletin, kendi istediği doğrultuda bir İslam “ öğretmek istediğini ileri süren daha çok radikal nitelikli gruplara ve cemaatlere mensup insanlarla, “devletin Alevilik-Bektaşilik gerçeğini görmezlikten geldiğini” iddia eden bazı Alevi-Bektaşi gruplardan kaynaklanmaktadır. Bu iddiaların ve bu doğrultudaki tartışmaların bilimsel içerikten yoksun olduğunu hemen belirtmekte fayda vardır. Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nde ne Sünnilik, ne Alevilik-Bektaşilik, ne de herhangi bir mezhebin, herhangi bir tarikatın, herhangi bir cemaatin görüşleri anlatılmaktadır. Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’nin müfredatında, İslam’ın temel ortak paydası, bilimsel bir çerçevede verilmeye çalışılmıştır. Müfredat dikkatlice incelenecek olursa, kendisini Müslüman hisseden, İslam dairesi içinde gören her insanın, ya da her grubun, bu müfredatta kendi kök değerlerini kolayca bulabileceği görülecektir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, bu konudaki tartışmaları sürdürmeye çalışanlar, Din Kültürü Ahlâk Bilgisi programlarını bile doğru dürüst incelememişlerdir.

Alevilik-Bektaşilik doğrultusunda Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nin verilmesi gerektiği şeklindeki iddiaların hiçbirisinin ciddi bilimsel temelleri yoktur. Her şeyden önce, böyle bir teklif, Tevhid-i Tedrisat kanuna aykırıdır. Çünkü Tevhid-i Tedrisat kanununun gerekçesinde aynen şöyle denilmektedir: “Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. 1255 (1839) Gülhane Hattı Hümayunundan sonra açılan Tanzimat döneminde, yıkılmış Osmanlı saltanatı da öğretim birliğine başlamak istemişse de bunu başaramamış ve aksine bu konuda bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik eğitim ve öğretim birliği açısından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir millet, bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder”. (Türkiyeyi Laikleştiren Yasalar, hazırlayan ve sadeleştiren Reşat Genç, Ank. 1998, 19).

Diğer taraftan, Türkiye’deki Alevilik-Bektaşiliğin, henüz mezhep mi, tarikat mı olduğu konusunda, Alevi-Bektaşiler arasında bile bir görüş birliği yoktur. Alevilik-Bektaşiliğe, mevcut haliyle “mezhep” diyebilmek, bilimsel açıdan mümkün değildir; çünkü Alevilik-Bektaşilik, esas itibariyle itikadî olmaktan çok sosyo-kültürel bir farklılaşmadır. Ayrıca, Alevilik-Bektaşilik şeklindeki kullanımda, ağırlık Bektaşiliğe verilmektedir. Alevilikle Bektaşiliği, mevcut haliyle birbirinden ayırmak pek mümkün değildir. Eğer, söz konusu Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin adına izafeten kurulan tarihî Bektaşilik ise, -ki öyledir-, bu doğrultuda bir Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nin olmasını istemek, doğrudan, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile ilgili olan kanuna aykırı olacaktır.

Türkiye’de tek tip bir Alevilik-Bektaşilik yoktur. Alevilik-Bektaşilik, bölgeden bölgeye farklılık arz etmektedir. Bu durumda, hangi Alevilik-Bektaşilik esas alınacak ve okutulacaktır. Üstelik, Alevilik-Bektaşiliğin İslam ile ilgisi olmayan bir “din” olduğu şeklindeki iddiaların da yüksek sesle dile getirilmeye başlandığı bilinmektedir.

Türkiye’de, sadece Alevilik-Bektaşilik değil, belki sayıları yüzlerle ifade edilebilecek dinsel grup vardır. Alevilik-Bektaşilik doğrultusunda bir din dersi verilmesi, başta kendisini Sünni olarak tanımlayan geniş kitle olmak üzere, bütün gruplara, kendi istedikleri doğrultusunda bir din eğitim-öğretimi verilmesi gibi bir sonuç doğuracaktır. Bu durumun meydana getireceği kaos bir yana, Sünnilik merkezli bir eğitim-öğretim faaliyetinin, diğer dinsel grupların varlığını kolayca gölgeleyebileceğini tahmin etmek pek de zor değildir. Oysa, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretiminde, bütün dinsel grupların kendilerinden pek çok şey bulabilecekleri temel ortak paydanın kültürel düzeyde öğretilmesi, farklılıkların zenginlik olarak anlaşılmasını sağlayacak; toplumda “ben ve öteki” saplantısının dinsel zeminde oluşmasının önüne geçecektir.

Alevilik-Bektaşilik açısından Din Kültürü Ahlak Bilgisi adıyla hazırlanan kitaplara şöyle bir göz atmak bile, konunun ne kadar karmaşık olduğunu görebilmek için yeterlidir.

Alevilik-Bektaşilik Açısından Din Kültürü Ahlak Bilgisi

Bu kitap, Şakir Keçeli ve Aziz Yalçın başkanlığında bir grup tarafından hazırlanmış, 1996 yılında Ardıç yayınları arasında çıkmıştır. Talim Terbiye Kurulu, kitabın ders kitabı olarak okutulmasını kabul etmemiştir.

Kitabın daha ilk sahifesinde (Önsöz) şöyle denilmektedir: “Bu kitap, devleti Alevi-Bektaşi inancını ve farklılıklarını kabullenmeye zorlamayı hedeflemektedir. Başka bir deyişle, suçluyu suç üstü yakalamaya çalışmaktadır”.

Alevilik-Bektaşilik Açısından Din Kültürü Ahlak Bilgisi adıyla hazırlanan bu kitap, ciddi manada bilgi hatalarıyla, yersiz genellemelerle doludur. Şu ifadeler, sözlerimizin en açık kanıtı olarak gösterilebilir: “...Aleviler Kur’an-ı Kerim’in onu aşkın ayetine dayanarak beş vakit namazın kılınmasına karşı çıkarlar...Aleviler beş vakit namaz kılmadıkları gibi, ibadetlerini de çalışma zamanlarında ve aylarında yapmazlar. Hatta yapılmasını da eleştirirler. Çünkü onlar için çalışmak bir ibadettir....Yine Aleviler Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun İslam’ın koşulu olmadığına inanırlar...” (s.9-10). Alevi- Bektaşilerin arasında namaza karşı olanlar olduğu gibi, beş vakit namazını kılan, Ramazan orucunu tutanların da bulunduğu bir gerçektir. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yörelerde yapılan sosyolojik araştırmalar, kendisini Alevi olarak tanımlayan insanların da, namazı dinsel bir ibadet olarak kabul ettiklerini; hatta Aleviler arasında namaz kılanların oranlarının küçümsenmeyecek düzeyde olduğunu ortaya koymuştur. Dr. Ramazan Uçar tarafından yapılan “Alevi Bektaşi Geleneği Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma (Abdal Musa Tekkesi Örneği)” isimli araştırmada ortaya konulan sonuçlar oldukça dikkat çekicidir. Buna göre, örneklem grubu içinde yer alan deneklerin % 67.8’i namazın ibadet olduğunu kabul etmektedir. Ayrıca deneklerin % 65.8’inin bir şekilde namaz kıldıklarını belirtmeleri de önemli bir husustur. (Dr. Ramazan Uçar, “Alevi Bektaşi Geleneği Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma (Abdal Musa Tekkesi Örneği)”, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2003, s.158). Üstelik, gerek Ahmet Yesevi’de, gerekse Hacı Bektaş Veli’de ve diğer Alevi-Bektaşilerin önder olarak gördükleri kimselerde, namaz, oruç, hacc gibi temel ibadetlere karşı çıkılmadığını, bilakis bunlar konusunda ciddi bir hassasiyetin var olduğunu açıkça görebilmekteyiz.

Kitapta bilimselliğin olmayışı bir yana, çelişkiler gizlenemeyecek niteliktedir. Bunun çarpıcı örneklerinden birisi, mezheplerin doğuşu konusunun işlendiği peş peşe gelen şu iki paragrafta açıkça görülmektedir: “Daha sonra Halife Osman tarafından Şam’a vali olarak atanan Ebu Süfyan oğlu Muaviye, Hz. Osman’ın kan davası savı ile başkaldırmıştır. Bu başkaldırı üzerine Sıffin adı verilen savaş olmuş ve savaş sonunda hile ile hilafeti Muaviye almıştır. Muaviye’nin iktidara yönelik hilesi İslam dünyasını;

Şia veya Şiilik,

Haricilik,

Sünnilik

Olmak üzere üçe bölmüştür. Ancak bu bölünüm henüz uzlaşmaz hale dönüşmemiştir. İmam Hüseyin’in acımasız ve ahlaksızca katli, İslam’ı bir daha birleşmemek üzere, Şia ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diye bölmüştür...” (ss. 69-70)

Bu yaptığımız alıntıda, Hüseyin’in katlinin “acımasız ve ahlaksız” oluşu dışında, doğru diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Sıffin savaşı sonrasındaki Hakem olayı, Hz. Ali’nin saflarında yer alan, daha çok Bedevilerden oluşan bir kesimin Haricilik adı altında bir grup oluşturmalarına yol açmıştır. Haricilerin dışındaki Müslümanların Şii, ya da Sünni olduklarını söyleyebilmek tarihen mümkün değildir. Çünkü, henüz ortada Şiilik de yoktur, Sünnilik de. Kerbela olayında Hz. Hüseyin’in hunharca katledilmesi, gerçekten elim bir olaydır. Ancak, Hüseyin’i Kufe’ye çağıran Kufeli Araplardır. Hüseyin’i öldürenler de Kufeli Araplardır. Hüseyin’in öldürülmesine seyirci kalanlar da Kufeli Araplardır. Ortada ne Sünnilik vardır; ne de Şiilik.

Aynı sayfada yer alan şu ifadeler, yine açık çelişki örnekleridir: “Peygamberden sonra İslam’ın imamının ya da halifesinin kim olacağı tartışması ve kavgası Şia’yı yaratmıştır”. (s. 70). Oysa yazarlar, az önce, Şia’nın Sıffin’den sonra çıktığını söylüyorlardı...

Aleviliğin ne olduğu konusunda kafaları karışık olan yazarlar, onun doğuşu hakkında açık seçik bilgilere sahip değilmiş gibi görünmektedirler. Nitekim farklı sayfalarda yer alan şu iki paragraf, bilimsel boşlukları ve çelişkileri açıkça gözler önüne sermektedir:

“Alevilik, Şia Mezhebi’nden esinlenerek, başta Türkler olmak üzere, 11. yüzyılda Anadolu’da yaşayan halkların ortaklaşa ürettiği dinsel bir yoldur. Bazılar Aleviliğe mezhep gözü ile bakarlar ama Aleviliğin yedi büyük ozanından biri olan Nesimi bir deyişinde:

‘Sorma be sofu mezhebimizi

‘Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır’.

diyerek, Aleviliğin mezhep değil tarik yani yol olduğunu açıklamıştır. Aleviler Şia mezhebinin İsna-Aşeriyye kolundan, başka bir deyişle İmamiye veya Caferî kolundan önemli ölçüde etkilenmişlerdir”. (s. 79)

“Anadolu Aleviliğinin temel dayanaklarını oluşturan; ona bugünkü şeklini, yönünü, ilkelerini ve inanç biçimini kazandıran, geniş ölçüde Hacı Bektaş Veli’nin öğüt ve öğretileri olmuştur”. (s. 84)

Eğer Aleviliğin oluşumunda kurucu isim Hacı Bektaş Veli ise,-ki genel kanaat odur-, “Şia Mezhebi’nden esinlenerek, başta Türkler olmak üzere, 11. yüzyılda Anadolu’da yaşayan halkların ortaklaşa ürettiği dinsel bir yoldur”, şeklindeki ifadelerin doğru olmaması gerekir.

Aleviliğin, “tarikat” demekten kaçınarak bir “yol” olduğunu, mezhep olmadığını belirten yazarlar, şu ifadelerinde, Aleviliği İmamiye’nin bir kolu olarak göstermektedirler: “XIII. yüzyılın o korkunç kargaşa ve bilinmezlik ortamında Anadolu halkına tarihsel, kültürel ve ulusal kimliğini yeniden kazandırmaya çalışan Hacı Bektaş Veli ve öğrencileri, bu çabalarını başarı ile sonuçlandırırlarken, bir başka şeyi de gerçekleştirmişlerdir. O da; gerek Anadolu Selçuklu Devleti, gerekse Osmanlı Devleti döneminde devletçe benimsenmiş bulunan Hanefiyye Mezhebi’nin yanında İmamiyye Mezhebi’nin Anadolu’ya has özellikler, nitelikler taşıyan ve yeni bir uygulanış biçimi olan Alevilik Kolu’nun oluşup gelişmesi idi”. (ss. 86-7)

Alevilik-Bektaşilik, Şia’nın, ya da onun bir fırkası olan İmamiye’nin bir alt kolu olarak ortaya çıkmamıştır. Alevilik-Bektaşilikteki “Ehl-i Beyt” sevgisi, Şiilikten değil, Türklerin Müslümanlaşma sürecinde, daha çok Emevi ve Abbasi zulmünden kaçarak, Horasan-Maveraünnehir bölgesine sığınan, Hz. Peygamber’in soyundan gelen kimseler kanalıyla İslam’ı tanımalarından gelmektedir.

Yazarlarımız, Aleviliği İmamiyye’nin bir alt kolu yapmakla yetinmemişler, Bektaşiliği de Aleviliğin bir tarikatı haline dönüştürmüşlerdir: “Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahüyük’te kurmuş bulunduğu okul ve bu okulun öğretileri zamanla sistemleşip kurumlaşmış; XV. yüzyıldan itibaren Aleviliğin bir tarikatı haline gelmiştir. Adına da, Hacı Bektaş Veli’nin adı anılarak Bektaşi Tarikatı ya da Hacı Bektaş Veli Yolu denilmiştir”. (s. 87)

Alevilik-Bektaşilik Açısından Din Kültürü Ahlak Bilgisi adı altında, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri için ders kitabı olarak hazırlanan kitap, bilimsellikten uzak bir şekilde kaleme alındığı gibi, ciddi bilgi hataları ile doludur.

Alevilik Eğitimi Ders Notları

Bu kitap Esat Korkmaz tarafından hazırlanmış olup, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nca yayınlanmıştır.Yazar, çalışmasının hemen girişinde “Anadolu Aleviliği felsefi bir dindir” diyerek, konuya nasıl baktığını açıkça ortaya koyar. Kitap baştan sona, ideolojik bir inşa denemesidir. Yazar, materyalist-pozitivist bir anlayışla, Aleviliği, kendince yeniden kurgulamak istemektedir.

Esat Korkmaz’a göre Alevilik, “idealist düşüncecilik-maddeci düşüncecilik bileşimi bir felsefe-öğretidir. Bu felsefede-öğretide maddeci düşüncecilik, yani materyalizm egemen; idealist düşüncecilik, yani idealizm tamamlayıcı ve kutsayıcıdır.

“Alevilik-Bektaşilikte bu türden felsefi bir tasarım dinin ‘felsefeleşmesini’ sağlamış ve aydınlanmanın temel kanalını açmıştır. Ortodoks dinin özü olan ‘vahyin’ yerine aklı koymuş; ‘vahiy’ ve ‘inanma’ üzerine yapılanan ortodoks dinin/dinlerin, yani ortodoks tanrıbilimin karşısına, ‘düşünme’ ve ‘akıl yürütme’ üzerine yapılanan felsefeyi yerleştirmiştir. Bir bakıma bir ‘akıl dini’ yaratmıştır”. (s. 20)

Bu kitap, Aleviliğin, tarihsel köklerinden ve mevcut gerçekliğinden uzak bir şekilde nasıl Materyalist bir zemine taşınmak istendiğinin çarpıcı bir örneği olarak tarihe geçecektir. Kitabın bilimsel hiçbir tarafının olmadığını üzülerek belirtmek gerekmektedir.

c. Alevilik ve Diyanet

Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri ile birlikte, en çok tartışılan konulardan birisi de Alevilerin Diyanet’te temsilleri meseledir. Her şeyden önce, eğer Aleviliğin tarihi ve şu andaki durumu bize, onun tasavvufi bir oluşum olduğunu gösteriyorsa, Alevilerin Diyanet’te temsili diye bir meselenin söz konusu bile olmaması gerektiği ortadadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1925’te Tekke ve Zaviyeleri kapatmış, tarikat faaliyetlerini yasaklamıştır. Bektaşiliğin tarikat olduğunu tartışmaya gerek yoktur. Kızılbaşlığın tarikat boyutu, Erdebil Tekkesi’nden gelmektedir. Alevilik denildiği zaman, işin kökeninde ya Kızılbaşlık veya Bektaşilik vardır. 1925’de Tekke ve Zaviyelerin kapatıldığı Türkiye’nin, bugün bir tarikat cennetine dönüştüğü/dönüştürüldüğü düşünülecek olursa, başta Mevlevilik, Nakşilik ve Kadirilik olmak üzere irili ufaklı onlarca tarikatın mevcut olduğu gerçeğini de hatırlamakta fayda vardır. Ayrıca, Nurculuk, Süleymancılık gibi, tarikat formunda örgütlenmelerine rağmen, kendilerine tarikat demekten kaçınan oluşumları da unutmamak gerekmektedir.

Ancak, Alevilerin, gerek vergi ile bağlantılı olarak, gerekse kendilerinin sünnileştirilmek istendiği şeklindeki iddialarla beraber Diyanet’i gündeme getirmeleri, birtakım ciddi sorunların var olduğunu göstermektedir. Bu sorunların önemli bir kısmı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olması gerektiği “mezheplerüstü çizgi”yi, bir türlü tutturamamasından kaynaklanmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, bir istihdam kurumudur. Kendisini Müslüman hisseden herkese din hizmeti götürmek durumundadır. Ne var ki, Diyanet İşleri Başkanlığı, mevcut haliyle, ne Sünnileri, ne Alevileri, ne de dine sıcak bakmayanları memnun edebilmektedir. Ancak, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar da, din hizmetlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi açısından Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumu zorunlu hale getirmektedir. Öyleyse yapılacak iş, öncelikle bu kurumu, günün koşulları çerçevesinde yeniden yapılandırmaktır. Bu doğrultuda, siyasilerin etki çemberinin dışında, biraz daha özerk bir yapıya sahip, tarafsızlığı ve bilimselliği ilke edinen, İlahiyat Fakülteleri’nde üretilen bilimsel bilgiyi incelterek halka taşıyan bir kurum, sadece Sünnilerin kurumu olma suçlamasından da kurtulacaktır diye düşünmekteyiz.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni karakterli, sadece Sünnilere hizmet veren, Sünni görüşleri yaygınlaştırmak isteyen bir kurum olduğu şeklindeki eleştirilerden kurtulabilmesi için, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, Müslümanların on dört asrı aşan bir zaman diliminde ürettikleri bilgi birikiminden de yararlanarak, ancak, bu birikime mahkum olmadan, sadece Kur’an’a ve akla dayanarak görüş beyan etmeye başlaması gerekmektedir. “Dört hak mezhep” olduğu yanılgısından kurtulmadan, mezheplerin beşeri oluşumlar olduğu gerçeği kabul görmeden, mezheplerüstü, cemaatlerüstü bir çizgi yakalayabilmek pek mümkün değildir. Kaldı ki, artık, bu kuruldan çıkacak her görüşün, Avrupa Birliği gerçeğini de hesaba katması gibi yeni bir zorunluluk karşımızda durmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle Alevi-Bektaşi nüfusun yoğun olarak yaşadığı yörelerde görev yapacak olan imam, müezzin, vaiz ve müftülere, düzenleyeceği özel kurs ya da seminerlerle, Alevilik-Bektaşilik ve Türkiye’deki dini hayat konusunda sağlıklı bir bilgi birikimi kazandıracak nitelikte eğitim vermelidir.

Sonuç

Alevilik-Bektaşilik, hiç kuşkusuz Türkiye’nin bir gerçeğidir. Türk halkının, yaklaşık yüzde onu, kendisini Alevi-Bektaşî olarak tanımlamaktadır. Ancak, henüz, Aleviliğin tartışılacağı zemin bile ciddi anlamda belirsizdir. En azından Aleviliğin mezhep mi, tarikat mı olduğu konusunda henüz Alevi-Bektaşilerin bile kafaları net değildir. Alevilik-Bektaşiliğin İslam dışı olduğu şeklindeki tartışmalar, kendisini Alevi-Bektaşi olarak tanımlayan insanların düşünce ve duygularını yansıtmamakta olup; konu ile ilgili bilgi boşluğundan yararlanarak, kendi çıkarları doğrultusunda bir Alevilik inşa etmek isteyenlerin marjinal faaliyetlerinden başka bir şey değildir. Yapılan bilimsel araştırmalar, Alevi-Bektaşilerin kendilerini İslam dairesi içinde gördüklerini ortaya koymuştur. Sünni kesimin içinden çıkabileceği gibi, Alevi kesimin içinden de kendisinin ateist olduğunu iddia eden insanlar çıkabilecektir. Bu tür tavırların bireysel olduğu unutulmamalıdır. Sünni kesimin içinde de, Alevi kesimin içinde de, insanların din konusundaki bilgileri ve dindarlık dereceleri farklı düzeylerdedir.

Türkiye’de, zorunlu din dersleri, İslam ve diğer dinler konusunda, öğrencilerin bilgilendirilmelerini esas alır. İslam söz konusu olduğunda, bu bilgilerin bütün mezheplerin, cemaatlerin din anlayışlarının temelini oluşturan ortak payda olmasına dikkat edilir. Temel amaç, insanların dindar olmaları değil; din konusunda, doğru düşünmeye, içinde yetiştiği kültürü anlamaya yetecek kadar doğru bilgi sahibi olmalarının sağlanmasıdır. Din konusunda bilgi sahibi olmak, mutlaka dindar olmayı gerektirmez; dindarlık bireysel bir tercihtir. Ancak, unutmamak gerekir ki, din konusunda doğru bilgi sahibi olmamanın alternatifi, din konusunda bilgisizlik değil; din konusunda akıl dışı, hurafe ve batıl inançlarla dopdolu hale gelmektir. Hayat boşluk kabul etmemektedir. Din, kültürün oluşmasında ileri derecede etkin olan unsurların başında geldiği için, din alanındaki doğru bilginin doğuracağı boşluk, akıldışı, eleştiriye ve insanlığın tarihsel tecrübe ile ürettiği ortak değerlere karşı olan tutucu bir zihniyeti beraberinde getirir. Bu zihniyet, sadece dindarlığı tercih edenleri değil, bu kültürün içinde yetişen herkesi etkisi altına alabilir. Din alanında sağlıklı bir aydınlanma, ancak din alanında üretilen bilimsel bilginin toplumun bütün kesimlerine ulaştırılması ile mümkün olabilir. Alevilik-Bektaşilik konusunda da, Alevi-Sünni ayrımı gözetmeksizin, ortak değerlerin, ortak inanç ögelerinin tarafsız bir biçimde öğrencilere kazandırılması yararlı olacaktır.

Din, insan için gelmiştir; bir amaç değil, araçtır. Amaç, insanın en iyi şekilde insanlığını gerçekleştirmesi, gerçek saadeti hak etmesidir. Dinin amaç değil, insan için araç niteliği taşıdığını gösteren en açık kanıt, Kur'ân'ın kendisini takdim ediş tarzıdır. Kur'ân, ne ilimler ansiklopedisi, ne kanunlar kitabı, ne de bir anayasadır. Kur'ân, "öğüt", "rahmet ve şifa kaynağı", "mehdî", hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayıran "furkân"dır. Hz. Peygamber, Allah katından almış olduğu vahiyle insanları uyarmıştır; yani Kur'ân bir "uyarıcı"dır. Kur'ân'ın kendisini takdim ediş şeklini bilmeden, amaç-araç kargaşasından kurtulmak, ayrıntılarda boğulmaksızın bütünü görebilmek, işin gerçeği biraz zordur. Din istismarını önleyebilmenin en kestirme yolu, insanların din konusunda, en azından doğru düşünmelerine yetecek kadar doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamaktan geçmektedir. Dinin insan hayatına anlam kazandırmak için var olduğunu bilen, Kur’an’ın insanı, doğru bilgi ile özgürleştirdiğini fark eden bir insan, ne başkalarının dini duygularını sömürmeye kalkar; ne de kendi duygularının istismar edilmesine izin verir.

Öte yandan, Müslüman kültüründe, din-siyaset, din-hukuk, din-devlet ilişkisi, tarih boyunca hep sorunlu olmuş; egemenliği elinde bulunduranlar, egemenliklerini sürdürebilmek için dini acımasızca kullanmaktan hiç geri durmamışlardır. Asırlarca devam eden “Hilafet” tecrübesi, hilafetin, dolayısıyla siyasetin din gibi algılanmasına yol açmış; hatta, böyle bir gelenek oluşmuştur. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri, laikliği, hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi, kadın erkek eşitliğini temel aldığı için, söz konusu problemli konularda, sağlıklı yeni açılımların gerçekleştirilmesi hedeflenmiştir. İslam, bilimsel yöntemlerle anlaşıldığı ve anlatıldığı zaman, İslam’ın siyasi meseleleri insana bıraktığı, hukukun sosyal değişmelere paralel olarak insanlar tarafından üretileceği; İslam’ın adaletin sağlanmasını istediği kolayca görülebilecektir. Bu durum, sağlıklı bir demokrasi kültürü oluşturulmasını kolaylaştıracak hususların başında gelmektedir.

Alevilik-Bektaşilik doğrultusunda, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri yerine geçmek üzere hazırlanan kitapların bilimsellikten ve bilimsel içerikten yoksun olmaları bir yana, ciddi bilgi hataları söz konusudur. Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri, mezheplerüstü bir yaklaşımla, kendisini Müslüman hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği ortak paydalar esas alınarak verilmek durumundadır. Sadece Alevi-Bektaşi kesime yönelik olacak dersler, öncelikle Tevhid-i Tedrisat kanununun ruhuna aykırı olacağı gibi, bir arada yaşama kültürünün gelişmesini güçleştirecek; farklılıkların zenginlik olarak anlaşılmasını belki de imkansız hale getirecektir. Çünkü, temel ortak payda olmadığı zaman, insanları buluşturacak uzlaşı zemini de kendiliğinden kaybolur; sonuçta uzlaşı kültürü yaratabilmek çok zor hale gelebilir.

Bugün karşımızda duran, atalarımızın bıraktığı asırlık muazzam birikim bizleri beklemektedir. Bunun anlaşılması ve geleceğe taşınacak hususların belirlenmesi gerekmektedir. Geçmişi iyi anlamadığımız ve geleceğe neleri taşımayacağımızı bilemediğimiz zaman, bizim geleceğimizi şimdi olduğu gibi geçmiş belirlemeye başlar. Açıkça ifade etmek gerekirse, günümüz Müslümanının din anlayışını şekillendiren geçmiştir. Geçmişi anlayamayan ve sağlıklı bir şekilde değerlendiremeyen kimseler, onu olduğu gibi geleceğe taşımak isterler. Bunun mümkün olamayacağı açıktır. İslâm mezhepleri, on dört asırlık birikimin en çok yoğunlaştığı çizgileri bünyesinde taşımaktadır. İslâm düşünce ekolleri olan mezhepleri iyi anladığımız zaman, hangi noktalarda başarılı, hangi noktalarda başarısız olunduğunu görür, gelecekteki din anlayışımızı bu birikimden yararlanarak daha sağlıklı hale getirebiliriz.

Kanaatimize göre, görüş ayrılıklarının kurumlaşmasının esas sebeplerinden birisi, Kur'ân'la sıcak diyalogun kaybolması ve insanların ya sadece sevap kazanmak için, ya da görüşlerine meşruiyet kazandırabilmek için Kur'ân'a müracaat etme ihtiyacı hissetmeleridir. Müslümanların, Kur'ân'a rağmen, uzlaşmaz kamplara ayrılmaları, bilmeye, anlamaya dayalı bir ayrılık değildir. Bilen insanların uzlaşmaları, her zaman daha kolay olur; eğer işin içine enaniyet ve çıkarlar girmezse. Hele bu insanlar, Kur'ân'a inanan insanlarsa, Kur'ân'ın terbiye tekniği, kurumlaşmayı önleyici ortak zemini her zaman sağlar.

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar, “başka Türkiye olmadığı”nın bilincinde olan insanları, tarihi yeniden okumaya sürüklemektedir. Dinî nitelikli görüş ayrılıklarının temelinde, çıkarlar ve siyasî çatışmalar yatmaktadır. Tarihi yeniden okuduğumuz zaman, bu görüş ayrılıklarının geleceğe taşınmasının pek de anlamlı olmadığını fark etmekte gecikmeyeceğiz. Artık, İslâm dinine, Mezhepler ve gruplarüstü bir çizgide, vahyi ve aklı ön plana alarak yaklaşmanın zamanı gelmiştir. Bir insanın Müslüman olması için, herhangi bir mezhebe, tarikata mensup olması gerekmez. Hz. Muhammed’in sağlığında ne mezhep, ne de tarikat vardı. Allah’a, öldükten sonra dirilmeye (ahiret) ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inanan her insan, Müslümandır ve İslam dairesi içindedir.

 

...

Prof. Dr. Hasan Onat

{fcomment}

Alevilik-Bektaşilik, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri ve Diyanet

Son Güncelleme: Cumartesi, 16 Mart 2013 18:47
Buradasiniz: ARŞİV MAKALE ARŞİVİ Alevilik-Bektaşilik, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri ve Diyanet