İnsanın bilebildiğimiz diğer varlıklardan en önemli farkı, düşünen ve hür irade sahibi bir varlık olmasıdır. Bu fark, en temelde insanın kendi varlığının farkında olmasını beraberinde getirmektedir. İnsanla ilgili her şey, işte bu farkındalık ile birlikte başlamakta ve bitmektedir. Kendi varlığımızın farkında olduğumuz kadar özgür ve bilinçli olabiliriz.

Kendimizi tanıdığımız ve anladığımız kadar kendi varlığımızın farkında olabiliriz. Kendimize yatırım yaptığımız kadar insan olabiliriz. Kendisini tanımayan, kendisini önemsemeyen, kendisini geliştirmek için zaman ayırıp çaba sarfetmeyen bir insanın kendisine yatırım yaptığı, kendisine değer verdiği söylenebilir mi? Kendisine saygı duymayan bir kimsenin başkalarından saygı beklemeye hakkı olabilir mi? İnsanın kendi varlığının farkında olabilmesi için, öncelikle biricik, özgün bir varlık olduğunu bilmesi gerekmektedir.

Bu özgünlük, insanın ilk hücrelerinin teşekkülü ile birlikte başlar. Bu özgünlük, insanın insan olma çabası diye adlandırabileceğimiz bir tekamül sürecinin bütününe yayılır. Kendi varlığının farkında olan bir insan, insana yaraşan değerleri üretebildiği kadar insan olduğunu iyi bilir. İnsanın yaratıcı yetilerle donatılmış olması, anlamlı iş yapmayı hayatın merkezine yerleştirmesini gerektirir

. Öyle ise, hayatımızın anlamını yakalayabildiğimiz kadar değer üretebiliriz. İnsan, ancak, yaratıcı yetilerini özgürce etkin kılabildiği zaman mutlu olabilir. Belki de bu yüzden her insan, yaratıcılığının engellenmesi durumunda müthiş bir öfke duyar.

İşte Yüce Yaratıcı, insanın kendi varlığının farkında olmasını sağlamak, insan aklına destek olmak için vahiy göndermiştir. İnsan gerçeği üzerinde biraz kafa yorduğumuz zaman, insan aklının verilerle iş gördüğünü farkederiz. Akıl, ön yargılara mahkum olmadığı müddetçe hata yapmaz. Eğer bir yerde hata varsa, öncelikle verileri sorgulamak gerekir. İnsanoğlu, aklını doğru kullanmayı başardığı zaman, birtakım evrensel doğrulara ulaşabilir. Yüce Yaratıcı insana akıl gibi üstün bir nimet vermiştir. Aklın daha etkin olması için ona vahiyle destek olmuştur. İnsan, aklını kullanarak Allah’ın var ve bir olduğu gerçeğine ulaşabilir. İnsan, tıpkı Kur’an gibi Allah’ın bir ayeti olan tabiat üzerinde düşündüğü zaman, hem yaratılışın yasalarını keşfedebilir, hem de her şeyi Allah’ın yarattığını anlayabilir. Aslında bilim dediğimiz birikim, en temelde insanın, Tanrısal aklın nasıl işlediğini keşfetme, anlama ve açıklama faaliyetinden başka bir şey değildir. Allah insan aklına güvenmektedir. Belki de bu yüzden Allah’ın affetmeyeceği tek günah Allah’a eş koşmaktır (Nisa, 48, 116). Allah’a eş koşmak, aklı yeterince etkin kılamamanın bir sonucudur.

Kur’an Allah’a eş koşmanın, insanın gurur ve kibiriyle ilgili olduğuna dikkat çeker (Nahl, 22). Gurur, kibir, öfke insanın aklının sağlıklı işlemesinin önündeki en ciddi engellerin başında gelmektedir. Allah’ın, öğüt, uyarı, doğruluk rehberi, şifa ve rahmet kaynağı olarak göndermiş olduğu Kur’an’ın da insan aklına güvendiği görüyoruz. Şöyle ki, Kur’an inanmayanlara meydan okur. Der ki, inanmıyorsanız, Kur’an’ın bir benzerini meydana getirin. Bu meydan okumanın, daha sonra on süre teklifi ile devam ettiğini görürürüz. Daha sonra da inanmayanların, yardıma çağırabilecekleri her şeyi çağırmaları, ulaşabilecekleri bütün güçleri harekete geçirerek bir sure, bir ayet meydana getirmeleri istenmiştir. Burada üzerinde durulması gereken en önemli husus, Kur’an’ın kendisinin Tanrı katından geldiğine olan üst seviyedeki güvenidir.

Kur’an bu meydan okumasını şöyle anlamak mümkündür: Bir insan, ön yargılardan arınmış olarak Kur’an okursa, onun Allah katından gelmiş olduğunu kolayca anlayabilir. Nitekim Kur’an’a göre Kur’an okumanın tek bir ön koşulu vardır: Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak, yani euzü besmele çekmek. Bunu ön yargılardan arınmak olarak da anlamak yanlış olmasa gerektir. Gerçekten de ön yargılardan arınmış olarak Kur’an’a yönelen her insan, onun Allah katından gelmiş olduğunu anlamakta güçlük çekmez. Bu durumun en çarpıcı örneklerini Hz. Peygamber’in hayatından bulmak mümkündür. Hz. Peygamber’in sağlığında Müslüman olan insanların önemli bir kısmı, doğrudan Kur’an’ın etkisinde kalarak Müslüman olmuşlardır. Mesela Hz. Ömer… Hz. Peygamber’i öldürmeye giderken, bir başkasının yönlendirmesiyle kız kardeşinin evine gider. İçeriden Kur’an sesleri gelmektedir. Önce öfke ile ortalığı birbirine katar. Fakat daha sonra okunanları merak eder. Kızkardeşi de, ona Ta-Ha suresinin ilk sahifesini verir. İsterseniz bu surenin ilk ayetlerini birlikte okuyalım: “Ta-Ha/ Ey insan! Ey Muhammed! Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.

Rahman arşa hükmetmektedir. Göklerde ve yerde, her ikisi arasında ve toprağın altında bulunanlar O’nundur. Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Allah’tan başka Tanrı yoktur, en güzel isimler O’nundur” (Ta-Ha, 20/ 1-8). Hz. Ömer bu ayetleri işittiği zaman, hemen şöyle demek ihtiyacı hissetmiştir: “Bu işittiklerim insan sözü olamaz. Bunlar ancak Allah tarafından gönderilmiş olmalıdır. Beni hemen Muhammed’e götürün”. İşte Hz. Ömer’in Müslüman olma sürece böyle başlamıştır. Hz. Peygamber’i öldürmeye giden Ömer, Kur’an’la yeniden dirilmiştir. Kur’an’ın akla güvendiği konusunda yüzlerce kanıt bulmak mümkündür.

Kur’an, öncelikle insanları düşünmeye, akletmeye, ibret almaya çağırmaktadır. Kur’an’da üçyüze yakın ayette, “düşünmez misiniz?”, “akletmez misiniz?” şeklinde uyarılar vardır. Kur’an, açıkça bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını ilan etmiştir. Daha da ötesi, Kur’an, insandan bilerek inanmasını, bilerek yaşamasını istemiştir. Bu konuda Kur’an, Hz. İbrahim’le ilgili çarpıcı bir diyalloga yer varir. Kur’an’dan takip edelim: “İbrahim: Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster dediğinde, Allah ‘inanmıyor musun?’ deyince, İbrahim, ‘inanıyorum, ancak kalbim mutmain olsun’ demişti”. (Bakara, 2/260). Bu ayet, iman gibi hassas bir konuda bile bilerek, doğru bilgi ile hareket edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Allah akla güveniyorsa, İslam’da akla aykırı herhangi bir şeyin olması mümkün değilse, İslam fıtrat dini ise, Müslümanın akla güvenmemesi, düşünmekten korkması, eleştiriden kaçması için hiçbir sebep yoktur. Ayrıca aklı yeterince kullanmayı beceremeyenlerin aklı küçümsemeye kalkışması akla aykırı bir durumdur. Daha da ötesi, Hz. Muhammed’in “aklı olmayanın dini de yoktur” sözüne rağmen, akla laf edenlerin aklından şüphe etmek gerekir.

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3